1958 yılındaki Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Roman Ödülü’nün kazananı, Yılanların
Öcü adlı romanıyla Fakir
Baykurt olur. İkincilik koltuğuna ise Aylak Adam kitabının
yazarı Yusuf Atılgan oturur. Ömer Sakıp ise Ne Ekersen ile
üçüncü olur.
Yusuf Atılgan bu dereceyle hem
adını duyurmuş olur hem de ilk romanı Aylak Adam ile yazarlık
kariyerini farklı bir boyuta taşır.
3
Temmuz 1958 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde Selmi Andak’ın Yusuf
Atılgan ile gerçekleştirdiği söyleşi, yazarın edebi görüşü ve eseri
hakkında kimi detayları ortaya çıkartıyor.
“Öyle çok uzun şeyler yazılmasına pek
lüzum var mı, bilmem! Sanki ne yaptık? Şayet bende bir şeyler varsa zaten
kendini ilerde daha çok belli edecektir!” diyerek
tevazu ile söze başlayan Yusuf Atılgan sorularımıza şu cevapları verdi:
Bu
benim ilk romanımdır. Çalışabilirsem ki umuyorum, daha iyilerini vermeye gayret
edeceğim.
Aylak Adam’ın konusu sizi ne zamandan
beri bir roman yazmak için düşündürmüştür?
Üç yıl
önce, bende de biraz aylaklık olduğu için bunun sıkıntısını da duyuyordum.
Geçim sıkıntısı olmayan birinin de sıkıntısı olabileceği temasını işledim.
İstanbul hasreti de vardı. Bir yıl yazmayı bıraktım, sonra tekrar yeniden
başladım. Çalışmam biraz güçtür. Her kelime ve cümle üzerinde dururum. Romanım
bitikten sonra Yunus Nadi Mükafatı’nı öğrendim ve gönderdim.
Peki bu olmasaydı niyet?
Bir
editöre göndermek ve yayınlatmak.
Aylak Adam’ı, köyü bildiğiniz halde
neden şehirden seçtiniz?
Ben
köylüyüm, fakat benim için köy romanı yazmak daha çok olgunluk ve kültür arayan
bir mesele gibi geliyor bana. Buna rağmen çoktan beri kafamda bir köy romanı
olgunlaşmaktadır. Bunun alışılagelmiş köy romanlarından bambaşka bir tarzda
olmasını düşünüyorum ve buna gayret edeceğim.
Peki şehirliyi konu almanız size roman
tekniği bakımından daha çok mu kolaylıklar sağladı?
Bence bir roman şiir gibi yazılır. Romanda deyişin çok büyük
önemi var bence. Sentaks meselesi de mevcuttur. Şehir hayatında bu şiir deyişini
daha rahat verebileceğimi hissettim.
Romandaki
aylak adam tipinin bir sonu var mıdır?
Birkaç
türlü bitirmek istedim. Önce öldürmek istedim, fakat fazla melodramik geldi.
Roman boyunca süren nevrastenisinin sonunda, bir çeşit melankoliye, hatta
deliliğe varabileceği hususunu tamamen okuyucunun anlayışına bırakmayı daha
uygun buldum.
Bu söylediğiniz, kahramanınızın daha
ziyade fizyolojik ve patalojik durumu ile ilgili. Hatta roman meraklılarına
göre de, hadise şeklinde beliren bir son teşkil edebilir. Benim öğrenmek
istediğim: Aylak Adam’ın sıkıntısının bir başı bir sebebi bir sonu var mıdır?
Onu bundan hiç kurtarmayı düşündünüz mü? Mesela G. Duhamel’in Salavin’i
düşündüğü gibi.
Bunun
cevabı, benim dünya görüşümle ilgilidir. Aylak Adam, boyuna gerçek bir sevgi
arıyor. Bence aradığı sevgi dünyada yoktur. Hatta romandaki Ayşe tipi ile bile
tatmin edilemiyor ve aradığını bulamıyor. Halbuki roman kahramanı her türlü
değerlerini yitirdiği halde bu gerçek sevgiyi bulacağını sanır ve bu konuda
iyimserdir. Ama roman sonunda bu umudu da kaybolur ve “Artık hiç kimseye
bahsetmeyeceğim,” der.
Bu müsabakanın sonucu ve jürinin
çalışmaları hakkında bir diyeceğiniz var mı?
Beni en
çok sevindiren durum, büyük jüride benim romanımı tuttuğunu sonradan öğrendiğim
bir sanatçının, bir şair oluşudur.
Kaynak: Dost Dergisi,
Sayı 20, Mayıs 1959