İlk Türkçe
romanların 1850’li yıllarda yazıldığını göz önüne aldığımızda; bu romanların ve
yazarlarının, klasik tahkiye geleneğinden değil, doğrudan doğruya Batılaşma
düşüncesinin edebiyatımıza da yansıyan çabalarından doğduğunu görürüz. Bu
konuda ilk ve her zaman söylenilen cümle şudur: Bizde roman, Batı romanından
çevirilerle ve uyarlamalarla başlamıştır. Türk romanının, gerek bir edebiyat
türü, gerekse tematik sorunları ve topluma önerdiği hayatlar itibariyle
Batılaşmanın bir yolu olmaktan da öte bir önemi ve işlevi olduğunu görürüz.
Roman yazarları, klasik tahkiye örneklerine dudak büker, hepsinin birden cin
peri masalları, hayatla hiçbir biçimde örtüşmeyen uçuk hikayeler olduklarını
hemen her yazılarında belirtirler. Tanıdıkları kadarıyla Batı romanı, genelde
Batı edebiyatı ve dolayısıyla Batı uygarlığı karşısındaki hayretten
büyülenmiş, hatta aşağılık ve geri kalmışlık duygusuna kadar karmakarışık
bir psikolojiyle romanı da bir uygarlık sorunu ve yolu olarak algılamışlardır.
Bu nedenle de yazdıkları her romanla, toplumu, cin ve peri masallarının
dünyasından kurtarmayı ve uygar bir toplum düzeyine çıkarmayı nihai amaç olarak
seçmişlerdir. Romanı, Batı'daki doğuş ve gelişme evreleri, insani, tarihi,
kültürel kaynakları ve gerçeklikleri itibariyle anlamak onlar için, Batı'dan
esen rüzgar altında, çok da mümkün değildi. Bütün bu yaklaşımlar, ilk Türk
romanının tematik sorunları incelendiğinde rahatlıkla görülebilir.
İlk dönem
roman yazarlarının çoğunun siyasal kimlikleri ve birer 'hürriyet kahramanı' oluşları
bazı romanlarını siyasal sürgünlerde yazdıkları da düşünülünce, romanımızın,
Batılaşma sorunuyla bitişik ikizler halindeki bir edebiyat türü oluşu çok da
yadırganacak bir durum değildir. Öğreticiliği kendisine görev edinen
romancılar, romanlarını, daha doğarken bir sorunun kucağına attıklarının
farkında olmadıkları gibi, bu konuda da bir karşı karşıya gelmek durumu
yaşarlar: Batılaşmanın bir an önce ve nasıl olabileceği ve Batılaşmadan
toplumun nasıl korunacağı. .. Korunmacı roman örneklerinin çok olmadığı ve çok
da ilgi görmediği doğal bir durumdur elbette. Bu dönemde, toplumun hemen her
kesiminde, 'roman okuma'nın, çözülen değerlerine karşı artık üstten bakan
okumuş yazmışlarla birlikte orta düzey halkın da 'tecessüs' duygusunu nasıl
kamçıladığına ve Batılı roman hayatlarının hızla yaygınlaştığına bakmak, bütün
bu yazı ortamında özelde insanın, genelde ise bir toplumun binlerce yıllık
süreçte oluşan kimliğinin parçalanışı karşısında yaşadığı sancıyı görmek,
romanımızIa birlikte edebiyatımızı da görmek anlamına gelir. Türk romanının
doğuşu sırasında yaşananlardan yıllarca sonra bu noktada Forster'ın önerisi şu
olmuştur: "Hepimiz insanız; öyleyse insanlara bireysel yaşayışları
açısından değil de, insan soyunun nitelikleri açısından yaklaşsak, yaşamın
başlıca olgularını gözden geçirsek, daha iyi olmaz mı? O zaman belli bir
başlangıç noktasından yola çıkabiliriz." Türk romanı, işe isabetli bir
noktadan başlamasa da, el yordamıyla ilerlediği yolda, çok da uzun
sayılamayacak bir zaman sonra, Forster'ın da özlemle andığı noktalardan
yaklaşan ve yakalayan romanların yazıldığı günleri gördü. Türk romanını, Türk
toplumundaki birçok gelişmelerle kıyaslamanın ne derece doğru olup olmadığının
tartışması bir yana, Halit Ziya Uşaklığil’le birlikte verilen örneklerle
beraber, aynı zaman diliminde çağdaş dünya romanının örneklerinden geri
kalmayacak romanlar da yazıldı. Bu noktada, hala neden bir Tolstoy,
Dostoyevski, Balzac, Stendhal, Flaubert yetiştiremedi Türk romanı? Sorusunun
pek de bir anlamının olmadığı artık anlaşıldı. Her toplumsal ve insani örgü,
kendi edebiyat eserlerini ve yazarlarını kendince yaratıyor. Bütün bunlar, Türk
edebiyatına, Türk romanına bir güzelleme bir aklama çabası değil elbette;
edebiyatımızın da, romanımızın da, bütünüyle toplumsal yapımız gibi büyük küçük
birçok sorunları var kuşkusuz. Bu sorunlar yerinilecek ya da övünülecek bir
durum da değiL. Üçüncü bin yılın eşiğindeki gerçekliğimizdir. Daha çok da
edebiyat dışı amaçlarla işlevler üstlenerek/ yüklenerek bize gelen roman, yine aynı
dürtünün etkisiyle hem okur hem de yazarlar bağlamında hızla yaygınlaşmış,
hatta kitleselleşmiştir. Binlerce yıllık bir gelenekten beslenen şiire rağmen,
hem yazınsal hem de ekonomik anlamda daha çok kazanımı olan bir tür bugün
roman. Bugüne dek, yüz elli yıllık süreçte, Türk romanının, edebi ve siyasi
belirleyicileri, çok farklı ve zaman zaman birbirlerine uzak düşen uğrak
yerleri oldu. Süreç içinde kırılmalar yaşandı. Türkiye gibi, 18501i yıllardan
iki binli yıllara dek irili ufaklı onlarca askeri/siyasi darbeler, dünyanın
büyük bir bölümünü de etkileyen uygarlık krizi, tarihsel ve kültürel anlamda
önemli kopmalar ve reddiyelerle birlikte, geçmişinden soyunup dünyanın orta
yerinde anadan üryan kalan ve her şeye yeniden başlayan bir toplum, özelde roman,
genelde de sanat ve edebiyat için imkanlarla imkansızlıkları bir arada sundu
yazarlarına. Yürüyüşün sık sık şaşırılması, bir türlü düzeltilememesi de bu
nedenlerden kaynaklanıyordu belki. Bugün de romancılarımızı, elli, yüz, yüz
elli yıl öncesinin edebiyat, siyaset ve uygarlık sorunlarının uğraştırması
başka nasıl anlaşılabilir; üstelik bu durum daha da süreceğe benzemiyor mu?
Parçalanan ve dağılan kendimizi yeniden bir araya getirip oluşturmamız, bir
insan olarak bireysel, ulus olarak da toplumsal hayatımızın bütünlüğünü
kazanmamız ve bu bütünlüğe bir de anlam kazandırmamız kolay olmayacaktır.
İşte
sanatımız, edebiyatımız ve elbette romanımız da, bu anlamlı bütünlükte
kendisini bulacak ve oradan doğacaktır.
Yüz elli yıllık edebiyat
tarihimizde, siyasal ve toplumsal tarihimizi okumak, Türk toplumu olarak en çok
bize yakın ve yakışır bir durum sayılmaz mı? "Bir roman yazmak, yalnızca
insanın eylemlerinden kurulu bir bütün oluşturmak değil, ama aynı zamanda,
kişilere yakından ya da uzaktan zorunlu olarak bağlı bir nesneler bütünü
oluşturmak demektir." diyen Michel Butor'un yargısı, yine, en çok bizim
toplumsal ve tarihsel gerçekliğimize denk düşmektedir. Şu da bir başka gerçekliğimiz
elbette; hemen her alanda olduğu gibi edebiyatta ve romanda da, tarihsel ve
siyasal korkularımız, düşünsel bukağılarımız ve tabularımız nedeniyle, romanı
besleyen, roman yazarının ufkunu ve soluğunu açan sosyal, siyasal, toplumsal ve
insani imkanlarımızdan gereği gibi yararlanabildiğimizi söyleyemeyiz. Oysa bir
toplumun, 'bir yüreğin en şahsi, en hususı, en ayrı yönlerini aydınlığa
çıkarmak' romancının işleteceği en büyük kaynağı değil mi? Romanın ve
romancının asıl sorunu, varoluş ve uygarlık sorunlarından en küçük insani
tutkuya kadar, Dostoyevski'nin sözünü ettiği 'karanlık uçurumların' içine
keskin bir gözle bakıp bakamayacağı, oralarda neler görebileceği ve o 'karanlık
uçurumların '’nasıl doldurulacağıdır?
"Yüksek bir
tepeye gerek duyuyoruz, çünkü roman dediğimiz şey biçimsiz koskoca bir kara
parçasıdır." der Forster. HECE Dergisi Özel Sayıları 'nın dördüncüsü olan
elinizdeki Türk Romanı Özel Sayısı'yla yüz elli yıllık roman serüvenimize
bakabilmek için gerek duyulan o 'yüksek tepe 'yi kurmayı amaçladık. Türk
Öykücülüğü ve Türk Şiiri özel sayılarımızdaki kuşatıcı bakış açımızı ve türün
başlangıcından iki binli yıllara dek yazınsal tarihini ele alan formatımızı,
Roman Özel Sayısı'nda da koruduk. Ağyarını mani, efradını cami bir özel sayı
hazırlamaktı amacımız. ilk dört bölümde Türk romanı tarih, teknik, tema ve
türler yönünden ayrıntılı bir biçimde incelendi. "Yirmi Türk Romanı"
başlığı altındaki romanıarı, daha önceki özel sayılarımızda olduğu gibi 'Öncü
Romancılar' olarak bazı roman yazarlarımızın eserlerini bütünüyle incelemenin
dergimizin hacmi açısından mümkün olmadığını gördüğümüz için, bazı romanları
edebiyatımızdaki yeri, bazılarını tek başlarına özellikleri, bazılarını da
edebiyat yelpazelerini gözeterek seçtik. Örneğin, Vartan Paşa'nın Akabi
Hikayesi'ni hem ilk Türkçe roman oluşu hem de yazarının etnik aidiyetini
gözeterek aldık. Soruşturma bölümünde romancıların yanında, eleştirmenlerin ve
roman üzerine çalışan akademisyenlerin görüşlerini de alarak, romanımızın
bugünkü durumuna ilişkin bir kanaate ulaşmaya çalıştık. Kaynakça bölümümüzse,
önceki özel sayılarımızda olduğu gibi yine yayımlanmış Türk romanlarının
dökümünden, romanla ilgili eleştiri, inceleme, kuram kitaplarından ve bugüne
dek dergilerde yayımlanmış yazılardan oluşuyor.
HECE DERGİSİ