Jack London’la on dakika geçirdikten sonra, onun kasvetli pesimizminin etkisine kapılıyorsunuz. London da zaten hakiki bir pesimist olduğunu gizlemiyor. Gelin, onun bu pek de farkında olmadığımız yüzüne bir göz atalım, öncesinde de kendisiyle biraz sohbet edelim.
İlk
söyleyeceğim şey şu: Fotoğraflarında göründüğünden çok daha yakışıklı, çünkü
kameranın o yumuşak bakışlı, gri gözlerdeki havayı yakalaması mümkün değil. 37
yaşında olmasına rağmen, 30’unda gösteriyor. Görkemli bir gövdesi var. Omuzları
dışında boksör olduğu anlaşılmıyor. İncecik. Çene yapısına bakılınca, kavgacı
biri değilmiş hissiyatı veriyor, güldüğündeyse ağzı bir kuyumcu vitrinini
andırıyor. Giyim tarzı sade, üzerinde hazır alınmış bir takım elbise var.
Yumuşak yakalı beyaz gömleği ve siyah ipek kravatı etkileyici. Kafasına ise, o
geniş kenarlı çirkin şapkalardan birini geçirmiş.
Konuşması
gayet gündelik, ne aşırı kültürlü bir akademisyen gibi incelikli sözler ediyor,
ne de bir kovboy gibi kaba saba şeyler söylüyor. Otomobillerin yoğun olduğu
sokaklarda ya da yüksek binaların asansörlerinde duyabileceğiniz türden sıradan
bir İngilizce onunki. Nüfuz edilemez biri değil, soru sorduğunuzda cevaplamaya
hazır. Ara sıra zararsız küfürler savuruyor. Şükürler olsun ki, kurumlu bir
havası yok. Alıştığımız ünlü yazarlara benzemeyen, açık sözlü, dürüst ve iyi
bir adam gibi görünüyor.
Onu ilk kez
Los Angeles’lı bir sinemacının yanında görmüştüm, adam London’a poz verdirmeye
çalışıyordu. Şu ünlü kısa hikayelerini bir dizi sinema filmi haline getirecek
olan bir yapım şirketiyle bir sözleşme imzalamıştı London. Filmler, onu masa
başında yazı yazarken gösteren görüntülerle başlayacaktı. Elinde kalem olacak,
kolunun hemen yanında da bir paket sigara duracaktı. Eğer daktilo başında
otursa, yüzlerce metrelik filmle çekilen bu görüntüler daha gerçekçi
durabilirdi ama yok, bu sefer de romantizm eksik kalırdı. Biliyorsunuz,
yazarlar alışıldığı üzere fotoğraflarında daktiloyla değil kalemle poz
verirler. Her neyse, bir süre sonra London kalkıp yürümeye başlayacak ve sahne
bir fade out’la son bulacak, ardından da esas hikaye başlayacak. London daha
sonra da belirli aralıklarla, perdede boy gösterecek. Ardından onu, gene
yüzlerce metre film harcanan final sekansında, zor beğenmesiyle meşhur,
acımasız bir editöre yollamak üzere hikayesini bir zarfa koyarken izleyeceğiz.
Kamera yüzüne odaklanacak; yakın plan, son.
Popüler bir
haftalık dergide fotoroman olarak da yayımlanan “John Barleycorn” dizisi bu
filmler arasında. Şirket yöneticileri, dizide bizzat London’ın rol alacağını
açıkladı. Hikâye zaten onun hayatını anlattığından, London’ın oyuncu kadrosuna
dahil olması filme çok şey katacak. Hatta karısı Charmian’ın da rol alacağı
söyleniyor.
Jack
London, ölümünden üç gün önce.
“Bir
aktörmüşüm numarası yapmayacağım,” diyor London, “Bu meslek konusunda bilgim
de, tecrübem de yok. Ben yalnızca söyleneni yapacağım ve kendimi dost ellere
teslim edeceğim.”
“Size göre,
kapitalist sistemin sanata etkisi nedir?” diye soruyorum.
“Berbat!
Kesinlikle öldürücü! Editörler hakikatle ilgilenmiyor ve yazarların hakikatleri
dile getirmesini istemiyor. Bir yazar, içinde doğrular olan bir hikayeyi
yazamaz bile, yazarsa resmen kafasını duvara toslamış sayılır. Bunun yerine,
editörlere istediklerini verir. Sonuçta, inandığı ve sevdiği şeylerin asla
satın alınmayacağını biliyordur.”
“Ne kadar
rahatlatıcı” diyorum.
“Neden
pesimist olduğumu merak ediyorsunuzdur,” diyor Bay London, “Açıkçası bunu
ben de merak ediyorum. İşte buradayım. Dünyanın en değerli şeyine, bir kadının
aşkına sahibim. Güzel çocuklarım ve çok ama çok param var. Şöhretli bir
yazarım. Yanımda sayısız insan çalışıyor. Şahane bir çiftliğin başındayım. Gene
de pesimizmi elden bırakmıyorum. Çevremde gördüklerime serinkanlılıkla bakıyor,
bilimsel açıdan yaklaşıyorum, öyle olunca da durumun umutsuzluğunu görüyorum.
İnsanlığın hali her geçen gün daha da berbat hale geliyor. Servetlerine sıkı
sıkıya bağlanmış güçlü bir hakim sınıf var. Her yen kan gölü. Zenginler
işçilere boyun eğdirmek için kiralık bir katiller ordusu kurmuş, bu durumdan
kurtulmanın tek yolu, kapitalistleri alaşağı etmek. İşte bu nedenle karamsarım.
Olaylara tarihin merceğinden bakıyor ve doğanın kanunlarına göre
değerlendiriyorum.
“17 yaşımda
sosyalist oldum. Hâlâ sosyalistim ama o incelmiş, salon sosyalistlerinden
değilim. Günümüz sosyalistleri, ilk yılların o güçlü, sert sosyalizmine
inanmıyorlar. Oysa ben hâlâ sosyalizmin kapitalist sınıfı etkisiz hale
getirmesi ve madenlerin, değirmenlerin, fabrikaların, demiryolların ve toplumun
ihtiyaç duyduğu diğer işletmeleri özel mülkiyetten çıkarması gerektiğine
inanıyorum. Sosyalistler yumuşamamalı, ödün vermemeli, oysa bunu bilmiyormuş
gibi davranıyor ve herkes gibi düşük vergi talep eden sıradan reformculara
dönüşüyorlar. Bunun yerine, soyguncu kapitalist sistemden önce kendileri
vazgeçmeli, işçileri sanayinin başına geçirmeliler.”
“Politik
eyleme karşı mısınız?” diye soruyorum.
“Siyasi
kampanyalar aracılığıyla çok şey elde edileceğine inanıyorum” diye yanıtlıyor.
“Bana sorarsanız, esas yapılması gereken şey, işçileri mevcut sistemin
yanlışlarını ve sınıf bilincinin araçlarını anlamaları konusunda bilgilendirmek
olacaktır.”
“Sizce
barışçıl ve yasal bir değişiklik imkansız mıdır?”
“Tarih,
yönetici sınıfların kavgasız gitmeye gönüllü olmadığını bize gösteriyor.
Hükümet ve ordular kapitalistlerin elinde. Onların iktidarda kalmak için bu
kurumları kullanmayacaklarını mı düşünüyorsunuz?”
“Peki buna
karşılık siz ne yapmayı düşünüyorsunuz, Bay London?”
“Elimden
geleni yaptığıma inanıyorum. Sosyalizm bana yüzbinlerce dolara mal oldu. Zaman
geldiğinde, Glen Ellen’daki çiftliğimde kalacağım ve devrimin alevlenmesini
seyredeceğim. Ben üzerime düşeni yaptım.”
Derleyen:
Gülenay Börekçi
